Anasayfa » PARAYI KİM YARATIR? / YAHUT “PARANIN EL KİTABI”

Bu gönderiyi paylaş

Genel

PARAYI KİM YARATIR? / YAHUT “PARANIN EL KİTABI”

Kitap İncelemesi

“Parayı Kim Yaratır-

Bilançolar Üzerinden Python Kodlarıyla Desteklenmiş Anlatım”

Yazar: Dr. Engin Yılmaz

Yayınevi: Scala Yayıncılık- Nisan 2021, 103 sayfa.

**

Öncelikle Türkiye’de kitap üzerine yazılarla ilgili kullanageldiğimiz terimlerle ilgili bir sorunum var.

Bazen Kitap Eleştirisi terimi kullanılıyor, bazen de Kitap Tanıtımı…

Türkçede olumlu anlamda “eleştiri”, kelimenin sözlükteki tanımında mevcut olsa da “eleştiri” dediğimiz zaman akla gelen, genellikle olumsuz özelliklerinin sergilenmesidir; bazen hafif tokatlarla, bazen yerden yere vurarak…

Yahut “kitap tanıtımı” denir ki bu da ister istemez biraz “reklam kokan hareketler”i akla getirir.

İngilizce literatürde genellikle “review” kelimesi tercih edilir. Kitaplarla ilgili dengeli bir değerlendirme içeren yazılardır. Bunlar okura hem kitabı nispeten ayrıntılı bir biçimde tanıtır hem de onun belli düzeyde pozitif “eleştiri”sini de içerir.

Ben de şimdi bu yazıda bir “review” yapmaya çalışacağım ve Türkçede bu iş için zaman zaman kullanılan “inceleme” terimini tercih edeceğim.

**

“Parayı Kim Yaratır¿” kitabının incelemesine, o zaman önce, başlıktaki ters duran soru işaretinden başlayalım isterseniz…

İki nedenden düz “?” yerine ters bir “¿” tercih edilmiş olmalı diye düşünüyorum.

İlki, yazar Dr. Engin Yılmaz’ın İspanyolca sevgisi belki de… Kitabın sonundaki biyografisi bunun ipuçlarını meraklılara veriyor. İspanyolların ters ünlem ve ters soru işaretleri de meşhurdur, malum…

Fakat ikinci sebep o kadar “düz” olmayabilir.

Başlıktaki ters soru işareti belki de yazarın, “Parayı kim yaratır?” sorusunu hâkim iktisat doktrini olan “neoklasik” bakış açısının tersi bir veçheden ele almış olması ve o “paradigma”nın verdiği cevabın neredeyse tam tersi bir cevap verdiğini düşünmesinden kaynaklanıyor.

Kitap ekonomi yayıncılığındaki özenli eser seçimi ve uzman ekonomi editörlüğü kalitesiyle bilinen Scala Yayıncılık’tan 2021 Nisan’ında yayımlanmış.

Biraz önceki teşhisimi, editörün TDK’na uyarak ayrı yazdığı Ön Söz’den çıkardığım söylenebilir; ben bu kelimede bitişik yazılışı tercih ediyorum.

“Üniversitelerde ekonomi eğitimi verilirken kullanılan kitaplara “Neo-Klasik İktisat’ın argümanları hâkimdir. Benzer bir şekilde, paranın nasıl yaratıldığı konusu da ekonomi kitaplarına, bu görüşün etkisi altında yazılmıştır. Post Keynesyen ve Heterodoks iktisatçılar haricinde, paranın nasıl yaratıldığına ilişkin hakim teze karşı argüman geliştirilmemiştir.” (Parayı Kim Yaratır?, s. 7)

Kitap hakkında belki de ilk önemli tartışma konusu ilk burada karşımıza çıkıyor neoklasik iktisadın para konusundaki düşünceleri yeknesak mıdır? Yahut da post-keynesyenlerin ve tam olarak hangi iktisat ekollerini içerdiği bazen tartışma konusu bile olan “heterodoks”ların…

103 sayfalık ufak hacimli bir kitabın, hele de bunun 25 sayfasının, kitabı gerçekten benzersiz kılan bir alana, Python kodlarına ve bu bilgisayar programlama dili ile banka ve merkez bankası bilançoları üzerinden para yaratımını/stokunu hesaplayan kodlara ayrıldığını düşünecek olursak, onun iktisat ekolleri ile doktrinlerinin ayrıntılarına girmesini beklemek haksızlık olurdu.

Aynı şekilde bu ekollerin paraya bakışının, yani para teorilerinin de tartışılmasına girilmemiş.

Para talebinin ayrıntıları, para arz ve talebinin faize duyarlılığı, reel balans/reel ankes etkisi gibi konulara da girilememiş.

Buna karşılık kitabın adına yakışır şekilde para arzının nasıl ortaya çıktığı konusuna tabiri caizse “kitabın ortasından” ve doğrudan girilmiş.

Yazar, kitapta kısa ama konuyla ilgilenenlerin muhakkak okuması gereken kıymetli bir kaynakça da veriyor.

Sözü uzatmadan söyleyeyim; para, finans ve ekonomiye ilgi duyan her genç iktisatçı, iktisatçı adayı yahut da ekonomiye merak duyan kişilere bu kitabı içtenlikle öneririm.

Kitap tek başına “para” denilen fenomeni bütün yönleriyle anlatmıyor belki ama, bazı aykırı fakat yine de doğru soruları sormanızı garantiliyor. Zaten bu konuyu gerçekten öğrenmenin yolu da bu tür soruları sorabilmekten geçiyor.

Maalesef böylesi soruları sormadan bütün bir iktisat kariyeri yaşanmış olabiliyor. Yıllarca iktisat okumuş hatta okutmuş akademisyenlerin bile bazen hayatlarında hiç böyle soruları sormadığını fark ettiğinizde siz de benim gibi mutlaka şaşırırdınız.

 

NEOKLASİK İKTİSADIN PARA TEZLERİ VE BUNLARIN ELEŞTİRİSİ

Kitabın 1. Bölümü “Tarihsel Süreçte Para” adını taşıyor. Sikkeler (madeni para), sikkelerden sarraflar vasıtasıyla, sarraf saklama makbuzları yoluyla bir cins “özel sektör” kâğıt parasına, oradan banka senetleri (banknot kelimesi buradan gelir) yoluyla günümüz banknotlarına geçiş anlatılıyor. Ve sonra da banknot çıkarma yetkisinin bir bankaya (çoğunlukla devlet bankası veya sonradan devletleştirilen bir bankaya) verilerek, bugünkü para sistemine, yani devletin “bastığı” kâğıt para ile bankaların “yarattığı” banka parasından oluşan para düzenine nasıl gelindiği kısa ama öz biçimde anlatılıyor.

Burada işin özü iki ayrı konuda düğümleniyor. İlki sarraflara, onların mali gücüne duyulan güven. Diğeri ise altın saklama makbuzlarının (goldsmith’s notes) karşılığını oluşturan altın mevduatlarını mudilerin aynı anda çekmeyecekleri  -genel olarak doğru olan- varsayımı… Bu iki “güvence” sayesinde sarraflar ellerindeki, yani saklamadaki altın miktarından daha fazla saklama makbuzu/senedi basabiliyorlardı. Buradan doğup gelişmiş günümüzün “kısmi rezerv bankacılığı” da zaten benzer bir esas üzerinde çalışır.

Burada işin özü, sarraf veya bankanın ister senet veya çek vererek, ister nezdinde mevduat açarak kredi verebilmesi;  fakat bu krediyi vermek için elinde ille de o kredi kadar mevduat veya sermaye bulundurmasına gerek olmayışıdır.

Aslında bu anlatım tarzının neoklasik anlatım tarzının kimi doktrinlerinden fazlaca farkı yoktur. Örneğin neoklasik ekolün ayrıksı çocukları Avusturya ekolü mensupları (paranın tümden bankalar tarafından ama %100 karşılıkla üretilmesinin savunucuları, mevcut kısmi rezerv bankacılığı ve merkez bankası parasının ise karşıtıdırlar) paranın geçmişini tam böyle anlatır. Başka pek çok neoklasik paradigma içinde kalan iktisat doktrinleri de…

Öte yandan post keynesyenlerin hatırı sayılır bir kısmının herhalde bu tarihsel anlatıya önemli eleştirileri olurdu.

Örneğin post keynesyenlerin birçoğunun içeriden türediği “chartalist” gelenek, parayı devletin ortaya çıkardığını ve bunu vergiler vasıtasıyla yaptığını söyleyecektir. Merkez bankacılığının da devlete borç vermek için geliştiğini ekleyecektir.

Yine de bu “eksikler” o kadar önemli değil zira kitabımızın bu ilk bölümün amacının paranın gelişimi hakkında iki (hâttâ dört) ayrı yorumun ayrıntılı tartışmasını yapmak değil. (“Para”yı devlet mi yarattı, bankalar mı? Para mı krediyi yarattı, kredi mi parayı, vs, vs…)

Amaç, daha çok, biraz sonra gireceği “parayı kim yaratır?” sorusuna bir girizgâh yapmak; ve yazar bunu mükemmelen başarıyor.

**

Kitaba bir eleştiri de, paranın nasıl yaratıldığına ilişkin post-keynesyen ve heterodoks görüşleri anlattığı izlenimini verecek yukarıda alıntı yaptığım önsöze rağmen kitapta anlatılan para yaratma sürecinin post-keynesyen ekolün belli bir yorumuna dayanması ve diğer yorumları ve hele de heterodoks iktisadın diğer ekollerine kısa da olsa değinmeyişi üzerinden yapılabilir.

Kitabın hacmine 20-30 sayfalık bir ilave ile post keynesyenlerde Yataycılar (Horizontalists) ile Yapısalcılar (Structuralists) ayrımına değinmek yahut da paranın içselliği konusunda çok daha eski ve oturmuş bir iktisat okuluna, marksist iktisatın para yaratımı konusundaki fikirlerine değinilmesi okuyucu için konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olurdu diye düşünmekten kendimi alamadım.

(Post-keynesyen ekoldeki yatay-dikey tartışması hakkında bkz. R. Pollin, Two theories of money supply endogeneity: some empirical evidence, Journal of Post Keynesian Economics, Vol. 13, No. 3 (Spring, 1991), S. 366-396)

Benzer eleştiriler 3. Bölüm, yani “Neo-Klasik İktisat’ın Eleştirisi” için de yapılabilir. Bu bölümdeki “eleştiri” tümüyle ilk basımı 1948’de yapılmış Paul Samuelson’un “Economics”/İktisat kitabındaki bankaların para yaratma şemasının eleştirilmesine dayanıyor.

Samuelson’un 1948’de ilk baskısı yapılan kitabını ilk kez 1977’de okumuştum ve o zamandan beri birçok ülkede sayısız kez yeni basımı yapılış olmalı. Gerçekten lisans düzeyi akademik eğitimde son derece etkili bir kitap olmuş ve kendisinden sonra yazılan lisans düzeyi kitapları da etkilemiştir. Bankaların para yaratma mekanizmasını zorunlu karşılıklar ve bankacılık sisteminden diğer sızıntılar ile açıklayan mekanizma bugün bile, hâttâ lisansüstü seviyedeki para-banka kitaplarında geçerliliğini kimi modifikasyonlarla koruyor.

Samuelson’un Büyük Neoklasik Sentez adıyla kavramlaştırdığı ve parasalcılıkla belli bir tür Keynesçiliğin “sentezi” olan Neoklasik-Keynesgil Sentez de denilen yaklaşım içinde; artık Neoklasik (Marjinalist) teorinin önemli bölümünün de benimseyegeldiği bu düşünce, paranın üretilmesinde bize ne anlatır?

Dr. Engin Yılmaz’ın kitabında bu yaklaşımın para üretimi mekanizması hakkındaki görüşleri gayet anlaşılır tarzda özetleniyor.

Bu bakış açısında bankaların kredi (ve bu yolla para) üretebilmek için önce ellerinde belli bir sermaye ve mevduat, yani bir para kaynağı olması gerekir. Daha sonra bankalar bu paranın belli bir oranını (mesela 1000 TL’nin %20’u olan 200 TL’yi) zorunlu karşılık (ZK) olarak merkez bankasına yatırır. Kalan 800 TL’yi kredi olarak verir. Engin Yılmaz, bir maliyeci olarak Samuelson’un bu mekanizma yoluyla bankacılık sisteminin orijinal mevduat tutarının kat kat üstünde kaydi para yaratmasını anlatan izahat amaçlı örnek “bilanço”sunu teknik açıdan eleştirerek hatayı gösteriyor:

“Yazarın hazırladığı tabloda, t döneminde bankaya 1000 $’lık mevduat getirilmekte, t+1 döneminde getirilen mevduatın %20’si için karşılık ayrılarak geri kalan tutar kredi olarak verilmektedir. Fakat yazarın hazırladığı banka bilançosunun yükümlülüklerinde bir değişiklik olmamıştır. Banka yeni bir müşteriye 800 $ kredi verirken tek işlem yapmıştır. Bu para nerede takip edilecektir?” (Age, s. 39)

Engin Yılmaz doğru kaydı bir sonraki sayfada veriyor.

Fakat kitapta parasalcılar ile çoğu keynesçinin üstünde anlaştığı bu para yaratma mekanizmasına getirilen asıl eleştiri bu değildir.

 

ANA AKIM PARA ÜRETME MEKANİZMASINA 3 ELEŞTİRİ

Yazar, üç ayrı eleştiri getiriyor. İlk eleştiri 1000 $’ın kendisinin 5 katı kadar mevduat yaratması için (%20 zorunlu karşılık oranı halinde) kredi zincirinin 66 kere tekrarlanması gerektiğini, sistemde ZK haricinde de “sızıntı”lar olacağından böyle bir para yaratma mekanizmasının neredeyse olanaksız olduğunu öne sürüyor.  (Yazar bu “sızıntı” ifadesini kullanmıyor; parayı alan müşterinin parayı geçici veya kalıcı olarak bankacılık sisteminin dışına çıkardığı durumları örnek veriyor; paranın yastık altına, konulması, döviz alınması, vb…)

“Sanırım bu sorular bile, zincirin değil 66 kere, 5 defa bile devam etmesini şüpheli hale getirmektedir.” (Age, s. 38.)

Yazarın, ana akım iktisadın para yaratma mekanizmasına yönelik ikinci eleştirisi ise “ilk bankaya getirilen paranın nereden geldiğine ilişkin”dir.

“Teorinin kendi içindeki en büyük çelişkisi de buradan doğmaktadır. Merkez bankasından verilen mevduat kadar rezerv oluşturulmaktadır. Bu nedenle bazı kitaplarda merkez bankasının verdiği rezervin sayesinde, bazı kitaplarda ise vatandaşın getirdiği mevduat sayesinde bu sistemin para yarattığı söylenmektedir. İşin teknik yanı bir kenara bırakılırsa, merkez bankaları sıradan vatandaştan devlet tahvili almazlar. Bu işlemi ya bankalarla ya da ABD’de olduğu gibi primary dealers (piyasa yapıcılar) ile yaparlar. Bankalarla doğrudan yaptıklarında sadece bankaların rezervleri artar.” (Age, s. 38)

Doğrusu, bunun neden ‘en büyük iç çelişki” olduğu yukarıdaki satırlarda çok da açıklanmış değil. Bazı bankaların finansal aracılık faaliyetleri ile devlet tahvili satışına aracılık etmesi “vatandaş”ın dolaylı olarak devlet tahvili almasına engel değil, hâttâ bunu kolaylaştırıcı bir şey. Bankaların rezervlerinin artması da ana akım teori açısından zaten bu rezervlerin belli bir oranıyla kredi yaratıldığı düşünüldüğünden, elzem bir süreç. Belki yazar teşhis ettiğini söylediği bu iç çelişkiyi daha geniş betimlemeliydi. Sanıyorum kitabın yeni baskılarında bu bölüme biraz daha yer ayrılacaktır.

Teoriye getirilen üçüncü eleştiri ise biraz önce alıntıladığımız, Samuelson’un  genel bir izahat amacıyla kullandığı bilanço örneğinin yanlış oluşu. Fakat sonraki daha teknik çalışmalarda Yılmaz’ın da belirttiği gibi, böyle bir “hata” yoktur. Bu anlamda “ana akım” teoriyi bu yolla eleştirmenin mümkün olduğunu sanmıyorum.

Ana akım para üretme mekanizmasına son eleştiri ise oldukça çarpıcıdır. Anlatılan şemaya göre zorunlu karşılık oranları ne kadar küçük olursa ilk başlangıçtaki mevduattan o kadar kat daha fazla para yaratılabilmektedir. Mesela %20 ZK ile 1.000 $’lık mevduat ile 5.000 $’lık, %10 ZK ile 10.000 $’lık mevduat yaratılabiliyor. Yani bankacılar kendi kaydî paralarını böyle yaratıyor. O zaman haklı olarak şu soru gündeme geliyor:

“Peki bu oran ‘0’ olursa ne olacaktır? Matematiksel olarak 1/0 işlemi sonsuzdur. Bu anlamda sonsuz para yaratılacaktır. (…) Kanada, Yeni Zelanda ve ABD’de zorunlu karşılık oranı “0”dır. Bu teoriye göre, bankaya yatırılan az miktardaki bir para sonsuz para yaratacaktır. Para çoğaltanı teorisi de böylece çökmüştür.” (Age, s. 41)

İlk bakışta çarpıcı gelen bu eleştirinin sıkıntısı, yazarın bu ”sorun”un biraz ileriki sayfalarda alternatif olarak savunacağı post keynesci para teorisi için hâttâ daha da fazla geçerli oluşundadır. Para merkez bankası rezervlerinden, ilk baştaki mevduattan, ya da banka sermayesinden büyük oranda bağımsız ve bankacılar tarafından “içsel” olarak kredi vermek suretiyle (ve verdiği kredi karşılığında kendi bankasında mevduat hesabı açarak) yaratılıyorsa…

Ve üstelik yarattığı bu mevduatın/paranın marjinal maliyeti de iddia edildiği üzere “0” ise…

İşte o zaman asıl post-keynesyen para yaratımı mekanizmasında, para sonsuz miktarda ve yine kendi tabirleriyle yoktan (from thin air) yaratılabilir.

Bir anlamda bankacılık tanrısı “ol” der ve para anında yaratılır. Mukaddes Kitap’ın Yaradılış bahsindeki gibi altı gün bile sürmez bu mucize yaradılış.

Böylesi bir sonsuz para “açmaz”ının, çözümü elbette ki, buraya kadar paranın sadece arz yönüyle ilgilenilmesinden doğuyor.

Para talebini işin içine soktuğunuzda; yahut fazla paranın varlık fiyatları ve paraya karşı güveni nasıl etkilediğini gündeme getirdiğinizde; veyahut kredi parası ile rezerv para arasındaki güven farkının normal zamanlardaki ile çalkantı/kriz zamanlarındaki derecesini hesaba kattığınızda paranın sınırsız yaratılamayacağının sayısız örneğini sayabiliriz. Sair (yasal sermaye kısıtları, vb gibi) yasal zorunlulukları hesaba katmasak bile para yaratmanın ortalama maliyeti nedeniyle –hele de talepten bağımsız- bir sonsuz para yaratmanın –hiç değilse sonsuza kadar- mümkün olmadığı gösterilebilir.

Meselenin bu aşamadaki bir analizinin görünüşteki karmaşıklığı, kanaatimce para yaratma sürecinin, mal ve hizmet üretiminden, artı değer oluşmasından soyutlanmasından çıkıyor.

Para yaratmanın kökeninin bankacılıktan değil -ya da hiç değilse tümüyle bankacılıktan değil- piyasanın kendisinden neşet ettiğini hesaba kattığınızda mesele bir hayli farklı bir görünüm sergileyebilir.

Paranın yaratılışının sadece sarrafların, o zamanlarda ilk önce haklı olarak bir tür dolandırıcılık gibi algılanan senet/banknot üretme faaliyetlerinden öte, piyasada üretilen “reel” senetlere bağlı olduğu, bankaların, hâttâ merkez bankalarının bile başlıca faaliyetlerinin bu senetleri iskonto ederek para yaratmak olduğunu hatırlamak meseleyi bir miktar basitleştirir.

Özetle para yaratmanın kökeninde piyasadaki para talebi ile bunun altındaki mal ve hizmet üretimi yatar. Kitap para yaratmanın sadece arz yönüne odaklandığından bu konunun yeterince işlendiğini söylemek zor.

Esasen günümüz ana akım ve post-keynescilik tartışmasının belli başlı konularının iktisat teorisi tarihinde en az 200 yıllık bir geçmişi vardır ve ana akım para teorisi ciddi hatalarına rağmen yukarıdaki eleştirilerle bir kalem darbesiyle çürütülmüş olmuyor.

Bu “başarısızlıkta” Dr. Engin Yılmaz’ın bir sorumluluğu yok. Analizin çerçevesi içinde yaptığı eleştiriler doğru. Sorun “para yaratımı”nın o çerçevede, yani bankacılık âlemi içinde izahının –en azından büyük ölçüde- mümkün olmayışı.

Benzer sorun iktisadın ikinci önemli sorunu olan artık değerin/katma değerin nasıl yaratıldığı hakkında da görünür; bununla alakalı olarak ekonomik krizler konusunda da…

Sismondi ve Malthus’dan Keynes’e kadar bunları “eksik tüketim” ile yani büyük ölçüde dolaşım alanı içinde kalarak izah çalışmaları da ilk bakışta çok ikna edici ama daha derin bir bakışta sorunlarla yüklüdür. Garip bir şekilde bahsettiğim teorik gelenek “ana akım” denilen neoklasik ya da marjinalist iktisadın birçok temel tezini onunla birlikte paylaşırlar. Fakat herhalde bu konu bu yazının çapını fazlasıyla aşıyor.

Kitabın dördüncü bölümü para teorisi açısından belki de en önemli bölüm. Bölüm “Post-Keynesyen İktisat’ın Paranın Nasıl Yaratıldığına İlişkin Görüşü” adını taşıyor.

 

PARANIN “İÇSELLİĞİ” TARTIŞMASI

Kitapta post keynesyen iktisat için birinci derecede önem taşıyan bu tartışmaya şöyle değiniliyor

“Post Keynesyen İktisat, paranın içselliğini savunmaktadır. İçsellik kavramını anlamak için öncelikle paranın dışsallığını anlamak gerekmektedir. Paranın dışsal olduğunu savunanla; merkez bankasının rezerv miktarını kontrol ederek para arzını belirlediğini düşünmektedirler. Para, ekonomiye dışarıdan (merkez bankası yoluyla) enjekte edilmektedir. Post-Keynesyen İktisat ise bankalar tarafından ekonomiye enjekte edildiğini savunmaktadır. Bu görüşün temel çıkarımı, merkez bankasının para arzını doğrudan kontrol etme gücünün olmadığıdır. (…) Paranın dışsallığını savunanlara göre; merkez bankası, rezervleri artırarak/azaltarak para arzını artırmakta/azaltmaktadır. Post-Keynesyen İktisat ise; bankaların kredi vererek para yarattıklarını ve yarattıkları mevduata denk düşen rezervi merkez bankasından borçlandıklarını savunmaktadırlar. (…) Para arzının dışsal olması durumunda, merkez bankası rezervleri ile para arzı doğru orantılı olmalıdır.” (Age, s.45-46)

Yazar daha sonra verdiği iki grafikle banka mevduatlarının ABD’de yıllar içinde hızla yükselirken, banka rezervlerinin, tersine, düştüğünü göstererek banka rezervleri ile mevduatlar arasında doğrusal bir ilişkinin olmadığını vurguluyor. Buna ek olarak Yeni Zelanda, Kanada ve ABD gibi bazı ülkelerde merkez bankalarının zorunlu karşılık oranlarını “0” olarak belirlediği bir ortamda, “mevduatlarla banka rezervleri arasındaki bağın tamamen koptuğunu” öne sürüyor. (Age, s. 47)

Bir sonraki sayfada ise müşterilerin kredi talebinin faize karşı duyarlı olduğu fakat bankaların kredi arzının duyarlı olmadığı (sonsuz kredi arzı) bir modelde denge durumunu gösteren bir grafik mevcut.

Klasik IS-LM dört eksenli (kadran) grafiğine benzer ve buna kısmî bir alternatif sayılabilecek grafik önemli. Kredi talebi devreye girdiğinde, bir post-keynesyen modelde, sonsuz para arzı sorununun nasıl çözüldüğüne ilişkin iyi bir örnek verilmiş oluyor. Tabi aynı devreye girişin neoklasik paradigmada da o sorunu “çözdüğü” düşünülebilir.

İşin bu noktasında neoklasik iktisadın da bazı yorumlarının paranın belli bir tür içselliğine yabancı olmadığını söylemekte fayda var.

Daha ileri giderek paranın “içsel” bir anlayışının bizzat neoklasik iktisadın üç önemli kurucusundan biri olan Carl Menger’den ve daha sonra da yine eleştirel ve mütereddit de olsa bir neoklasik sayabileceğimiz Knut Wicksell’den de kaynaklandığını hatırlatabiliriz.

Bir başka açıdan bakarsak, post Keynesyenlerin de en az iki farklı içsellik anlayışına sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Para stokunun bir merkezî otorite veya bunun özerk sayılabilen bir parçası olan merkez bankası tarafından büyük ölçüde veya tamamen belirlendiğini savunan paranın dışsallık yanlıları ile para arzının piyasa aktörleri ve/veya bunun bir parçası olan ticari bankalar tarafından belirlendiğini söyleyen içsellik yanlılarının arasındaki tartışma nasıl ele alınabilir?

Kanaatimce iki şekilde…

İlk olarak bir derece farkı ile…

Şu anda hiç kimse 1960’lardaki gibi merkez bankaları ya da hükümetlerin para arzını neredeyse kesinkes belirlediğini savunmuyor. Fakat aynı kurumların piyasadaki para miktarı üzerinde hiç etkisi olmadığını ve bu etkinin politik amaçlarla piyasaya dışsal olarak kendini gösterebildiğini tümden reddetmek de ne kadar mümkün?

Demek ki mesele para arzı üzerindeki içsel ve dışsal etkilerin derecesi ile de ilgili ele alınabilir.

Yine buradan kalkılarak, bu derecenin de yıllar içinde piyasaların ve kurumların evrimine bağlı olduğu da söylenebilir. Örneğin merkez bankasının faizi dışsal belirleyip para arzını belirleyemeyeceğini söyleyen post-keynesyenlerle, tersini söyleyen (para arzını ya da rezerv parayı dışsal olarak belirleyip, faizi bir anlamda içsel olarak piyasaya bırakan parasalcılar arasındaki fark…

Örneğin 1913 yılında kurulmuş Federal Reserve daha ortada yokken 19. Yüzyıl Amerikasındaki “free banking” dönemindeki bu dönemdeki teşhisler ile para arzının Fed tarafından doğrudan belirlenmeye çalışıldığı 1980 sonrası parasalcı dönem arasındaki teşhisler birbiriyle aynı olabilir mi?

Tabii buna karşı “Biz şimdiki en son duruma göre teşhis koyuyoruz, içselliği veya dışsallığı bu son duruma göre anlatıyoruz” denebilir. Gerçekten de özellikle post-keynesçiler “dışsalcı”ları modern para piyasalarını anlamamakla itham eder.

Bu ithamda şüphesiz doğruluk payı vardır ama post- keynesyenlerin iki kökeninden biri tartışmalı bir Marksist etkiye bağlı olsa da diğeri Cambridge marjinalizminden (Marshall) türeyen Keynesçiliğin belli bir yorumuna bağlıdır. Yani tartışma “modern” döneme değil 1950’lere ve 60’lara gider. Nitekim belki de post-keynesçiliğin kurucularından sayılabilecek Kaldor’un Friedman’la olan ünlü parasalcılık tartışması 1960’lara kadar gider.

(Bu konunun bir özeti için bkz. The scourge of the monetarists: Kaldor on monetarism and on Money, M. Desai, Cambridge Journal of Economics, Vol. 13, No. 1 (March 1989), pp. 171-182.

https://www.jstor.org/stable/23598155?seq=3#metadata_info_tab_contents )

Böyle olmasaydı bile bu “modern”lik tartışması doğrusu son derece nankör bir meseledir. Modern para piyasalarınızı anlatmaya çalıştığınız anda dahi o anlattığınız versiyon bir hayli eskimiş olabilir; para piyasaları olağanüstü bir hızla evrimleşiyor zira…

Tekrar kitabın sayfalarına dönecek olursak, 49. Sayfayı açmanızı ve Bundesbank, Banque France ve Bank of England’ın kendi içindeki iktisatçılar tarafından paranın “modern ekonomide” nasıl yaratıldığına ilişkin yeni çalışmaları görmenizi tavsiye ederim. Açık erişimde olan bu kaynaklar mutlaka okunmalı ve Dr. Engin Yılmaz’ın eseri şüphesiz bunların kolay anlaşılmasına fazlasıyla katkıda bulunacaktı.

 

MUHASEBE DEVREYE GİRİNCE BAKIN NELER OLUYOR?

Kitabın 3. Bölümü: “Türk Bankacılık Sisteminde Para Nasıl Yaratılır? adını taşıyor. Dr. Engin Yılmaz bölüme “Paranın nasıl yaratıldığını anlamak için muhakkak bir parça banka muhasebesi bilgisine sahip olmak gerekmektedir” diye başlıyor. (age, s. 53) Şüphesiz haklı. Bir sürecin (proses) nedenlerini kavramak ve onun tasvirini iyi yapabilmekle onu kayıt altına alma sürecinin aynılığı son dönemde yaygınlaşan bir hata ve bu anlamda muhasebenin mutlaklaştırılmasının da giderek bir sorun haline geldiğini düşünmekle birlikte, o kaydileşmeyi kavramadan neden sonuç ilişkilerini kavrayışımızın da eksik hâttâ yanlış olacağını ben de vurgulamak isterim.

Meslekten bir maliyeci olarak Dr. Engin Yılmaz, konuya aşina olmayanların en çok korktuğu şu muhasebe kayıtları konusunu, hele de bunun banka muhasebesi gibi daha da zor olan bir dalını, BDDK’nın Uygulamalar Kitabı’na dayanarak topu topu dört sayfada öyle güzel özetliyor. Kitap sadece bu dört sayfa için bile alınıp dikkatlice incelenebilir.

Belki bu sayfalarda TCMB bilançosuna girilmemiş olması bir eksiklik gibi görülebilir. Fakat paranın nasıl yaratıldığını merkez bankası bilançosu perspektifinden anlamak elzem olmakla beraber, kitabın hacmini arttırmakla kalmayacak, kolay okunurluğunu da bir hayli zedeleyecekti. Bu eksiklik esasen 7. Bölümde zaten kısmen giderilmekte.

Bilgilerini bu konuda daha da zenginleştirmek isteyenlere önerim TCMB’nin 2016 tarihli “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Bilançosu Ve Analitik Bilanço” adlı çalışmasına başvurmalarıdır. Dr. Engin Yılmaz’ın kitabındaki 7. Bölüm, bu 123 sayfalık çalışmanın da kolay anlaşılmasına bir hayli yardımcı olacaktır.

(https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/e9da357f-da90-42d6-9a54-569587068795/Bilanco_ve_AB_Kitap.pdf?MOD=AJPERES&CACHEID=ROOTWORKSPACE-e9da357f-da90-42d6-9a54-569587068795-m3fB7PC )

 

TCMB BİLANÇOSU DA DEVREYE GİRİYOR

Kitabın özellikle 7. Bölümü “Bilançolar Üzerinden Para” adını taşıyor. Bu bölümü belki de 5. Bölümün doğal bir devamı gibi görmek gerekiyor. Para yaratma sürecinin aktörlerinin (Merkez Bankası, ticari bankalar, banka müşterileri, vb) kendi aralarındaki önemli aktiviteler bilanço kalemlerinde özetleniyor.

Merkez bankasının bir bankaya rezerv vermesi…

Bir bankanın merkez bankasından nakit alması…

Bir bankanın müşterisine kredi vermesi…

Bir müşterinin bankasına nakit yatırması…

Bir müşterinin bankasından nakit çekmesi…

Aynı bankada hesabı olan iki müşterinin birbirlerine ödeme yapması…

Farklı bankada hesabı olan iki müşterinin birbirlerine ödeme yapması…

 

PYTHON KODLARI İLE BİR SİMÜLASYON

Para yaratma sürecinde gerekli olan tüm bu işlemler topu topu 5 sayfada, bilançodaki hesap hareketleri ile kolay anlaşılır biçimde öğretiliyor.

Sekizinci ve son bölüm, 25 sayfayla kitabın en uzun bölümü. Ama bu tür kitapların hemen hiç birinde bulunmayan bir şey yapılıyor bu bölümde; Python program dilinde yazılmış kodlamalarla para yaratma sürecinin simülasyonu gerçekleştiriliyor.

Yeri gelmişken finans alanında kendini geliştirmek isteyenlere öğrenmesi nispeten kolay bir dil olan Python üzerinde çalışmalarını tavsiye etmek isterim. Dr. Engin Yılmaz’ın kitabının bu bölümü Python ile bir ilk tanışıklık için iyi bir fırsat. Engin yılmaz bölümün ilk sayfalarında bir Python platformunu nasıl kuracağınızı, bölümde verdiği kodları nasıl çalıştıracağınızı gösteriyor. Bununla da yetinmeyip her önemli kodun çıktısını tablo olarak ayrıca göstermiş.

NİHAÎ DEĞERLENDİRME

Sonuçta bu kitap konusunda özet bir şey söylemek gerekirse, bunu arka kapakta kitap hakkında düşüncelerini yazan hocalardan daha iyi yapacağım konusunda şüpheliyim.

Mesela Prof. Dr. Erinç Yeldan “Sadece tarihçe ve iktisadi paradigmaların kuramsal tartışmalar ile yetinmeyen; paranın ve muhasebesinin teknik boyutlarını bizlere ulaştıran bir yapıt” diyerek özetlemiş kitabın önemli bir yönünü…

TCMB Eski Başekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara ise “ Sayın Yılmaz, standart para-banka ve makroekonomi kitaplarında on yıllardırı sorgulanmadan sunulan bazı genel kabullerin geçersizliğini yalın ve çarpıcı örneklerle ortaya koyuyor” diye yazmış.

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı Emekli Direktörü ve Türkiye’nin rahatlıkla duayen sıfatını kullanabileceğimiz iktisatçılarından biri olan Prof. Dr. Yılmaz Akyüz’ün arka kapak yazısı ise eğer ben yazmış olsaydım aynı ifadeleri kullanacağım bir yazı olmuş: “Ana akım iktisadın para ve finansman alanındaki temele neoklasik yanılgılarından birinin didaktik ve renkli bir irdelemesi. Sadece iktisat öğrencilerine değil, konuyla ilgilenen herkese tavsiye edilir.”

 

Bu gönderiyi paylaş

Yorum Yaz

Araç çubuğuna atla