YunusD

Charles Kindleberger Cinnet, Panik ve Çöküş ‘Mali Krizler Tarihi’ Kitabı İncelemesi

18 Ekim 2021 in Genel

Sosyal Para Analiz ekibince 12.10.2021 tarihinde çevrimiçi olarak Charles Kindleberger’in Cinnet, Panik ve Çöküş ‘Mali Krizler Tarihi’ kitabı ele alınmıştır.

6 katılımcı kitabın farklı bölümlerini farklı açılardan ele alarak düşüncelerini ifade etmiştir.

Söz konusu içerik ile alakalı YouTube kaydına buraya tıklayarak ya da aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

YouTube kaydı: https://www.youtube.com/watch?v=xLksyp–Zuk

 

Enerji Fiyatlarındaki Artış Hakkında

5 Ekim 2021 in Genel, Sektör Analizi

Dünyada enerji fiyatları son zamanlarda hızla arttı. Hem tedarik hem de talep konusunda olumsuz çeşitli durumlar mevcut. Bu durumlardan öne çıkan başlıklar şu şekildedir:

1. Yaşanan iklim değişikliği ile birlikte yazın ve kışın tüketilecek doğalgaz miktarlarının değişeceği hesaplanmıştır. Bu durum hem üretim hem tüketim tarafında yeni değişkenlerin oluşmasına sebep olmuştur. Örneğin talebi karşılamak adına geçen yıl soğuk geçen kış ayında Teksas, Meksika’ya doğalgaz ihracatını kısıtlamaya başlamıştır. Birbirine bağlı boru hatları ve şebeklerden oluşan Avrupa pazarının ihtiyacının karşılanması için bu yıl ne tür gelişmelerin yaşanacağı önemli bir test olacaktır.

2. Yaşanan iklim değişikliği ile birlikte alınan önlemlerden bir tanesi, kömür üretiminden doğazalgaza geçiştir. Bu geçiş doğalgaz talebinin normal seviyenin üzerinde olmasına neden olmaktadır. Bu durum bir arz-talep dengesizliğine sebebiyet vermiştir. Örneğin, ortalama bir seyirde 2021 yılında küresel sıvılaştırılmış doğalgaz talebinin %7 artması beklenirken, arz tarafında üretim %5 bandında artabilmiştir. Bu dengesizlik fiyatlara yansımıştır. Aşağıdaki grafikten görülebileceği gibi 2005-2020 yılları arasında doğalgaz fiyatları 25-75 USD bandında dalgalanmaktayken bugün itibarıyla fiyatlar 250 USD’ye kadar çıkmıştır.

Grafik 1: 1997-2021 Yılları Arasında Doğalgaz Kontrat Fiyatları

3. Yaşanan iklim değişikliği ile birlikte, üretim tarafının, talebe yetişememesi beklentileri de olumsuz yönde etkileyebilmektedir.
Normal şartlarda Avrupa’nın 5 yıllık ortalama doğalgaz enerji stoğu %92 seviyelerindeyken güncel stok oranı %71 seviyelerindedir.

Bloomberg’in hazırlamış olduğu senaryo analizine göre:

Sert bir kış yaşanması durumunda, stok seviyeleri %4 bandında düşecektir. Bu da fiyatların yeni yüksek zirveler yapabileceği demektir.
Normal bir kış yaşanması durumunda, stoklar %24 bandında olacaktır. Bu durumda fiyatlar güncel yüksek seviyelerini koruyacaktır.
Ilık bir kış yaşanması durumunda ise, stoklar %35 bandında olacaktır. Bu da fiyatların gevşemesine yol açacaktır.

Dünyanın en fazla doğalgaz çıkaran kuruluşu Gazprom’un yönetim kurulu üyesi Vitaly Markelov’un beklentisi ilk senaryo olan bu kışın sert yaşanacağı şeklindedir.

Yaşanan gelişmelerin sonucu yalnızca yüksek enerji fiyatları olmayabilir. Enerji fiyatlarından kaynaklı olarak maliyet artışlarının kredi geri ödemelerinde ve borçlanma araçları piyasasında olumsuz etkileri olabilecektir. Bunun dışında talebi karşılamak amacıyla ülkelerin birbirine doğalgaz ihracatını kısıtlamasının olumsuz politik sonuçları olabilecektir.

Duruma elektrik fiyatları ve Türkiye açısından bakacak olursak, Türkiye’de 2020 yılında elektrik üretiminin %22,7’si doğalgaz ile sağlanmıştır. Doğalgaz fiyatlarındaki artış, elektrik fiyatlarında da bir artışa neden olacaktır.

2011-2017 yılları arasında Türkiye’de elektrik vadeli işlem fiyatları 140-150 TL bandındayken 2018 yılında 200, 2019 yılında 280, 2020 yılında 320 TL ve günümüzde ise 690 TL bandındadır. Bu durum sanayi üretiminden, hanehalkı tüketimine geniş bir kesimde maliyet artışı ve enflasyon ile sonuçlanacaktır.

Grafik 2: 2011-2021 Yılları Arasında Türkiye Yıllık Elektrik Vadeli İşlemleri

Merkeziyetsiz Finans Kavramı ve Finans Dünyasının Oyuncakları

25 Temmuz 2021 in Genel

Merkeziyetsiz Finans ne demek?

Merkeziyetsiz finans özünde günümüzdeki finans sisteminde yaşanan sıkıntıların nedeninin bu alandaki aktörlerinin mevcut yapıları olduğunu düşünen ve buna karşı kökten farklı bir sistem ortaya koymaya aday bir harekettir.

Nedir finans sisteminin sıkıntıları?

Finansal sistem şu anki hali ile yavaş bir sektör. Çünkü özellikle karar ve işleyiş mekanizmaları olarak sektörün oyuncuları zaman içinde o kadar büyüdüler ki hantallaştılar. Sonra, teknolojileri bundan 30–40 yıl önce kurulmuş, günümüz ihtiyaçlarına cevap vermekten uzak eski mimari yapılar. Her bir oyuncu eskinin rekabet anlayışı ile kendi sistemini kurmuş ve dışarıya sıkı sıkıya kapatmış. Hiçbirinin sistemi diğeri ile konuşmuyor.
Yavaşlığın bir başka nedeni de, genelde coğrafi kısıtlar nedeniyle iş yaptıkları ülkelerin mevzuat ve denetimleri. Yapılan her bir yenilik için onlarca görüş ve onay alınması. Sonra artık yavaş yavaş doyuma ulaşıyor sektör. Finans ürünleri emtia haline dönmüş durumdadır.  Müşteriler, kim ne kadar ucuza verirse oraya kayıyor. Peki ucuza hizmet sunabiliyorlar mı mevcut oyuncular? Şaşaalı genel merkezler, o merkezlerdeki müdürlerin arabaları, şoförleri derken birçok masraf arşa çıkmış durumda. Birinin bunları ödemesi gerek, öte yandan hissedarlar da kâr beklentisi içinde, onları da unutmamalı.

Merkeziyetsiz Finans ne yapacak bunlara?

İşte Merkeziyetsiz Finans – DeFi denen hareket, mevcut finans aktörlerden bambaşka bir oyun planı ile ortaya çıkıyor. Amaç dijital dünyada gerçekleşen finans işlemlerinde aracıların verdiği hizmeti dağıtık yapılara kaydırmak. Herhangi bir kişinin herhangi bir yerden borç alma, verme, sigorta alma, ya da dijital varlıklara yatırım yapabilmesine imkan vermek.

Merkeziyetsiz finansın gelişimi – Finans dünyasının oyuncakları

Chris Dixon, 2010 yılında yazmış olduğu “bir sonraki büyük ‘şey’ başlangıçta bir oyuncak gibi görünecek” isimli makalesinde bir teknolojinin ilk çıktığında piyasa oyuncuları tarafından küçümsenmesine yol açabileceğinden bahseder. 2021 yılından geriye baktığımızda, gerçekten de başlangıçta oyuncak olarak adlandırılan pek çok yeni teknolojinin hayatımıza nasıl hızla girip ne kadar geniş yer aldığını görüyoruz.

Finansal girişimlerin büyümesi ve adaptasyonu için uygun zamanın ve altyapıların gelmesi gerekiyordu ve sanki son 10 yıldır bu gelişmeler olgunlaşmayı sağladı. Şu anda mevcut finansal sistem oyuncularının verdiği hizmeti dijital dünyada daha ucuza, daha hızlı ve herhangi bir kısıtlama olmaksızın yapmaya başlayan onlarca girişim var. Bu girişimler dışında tamamen dijital dünyanın dinamiklerine göre kurulmuş olan bambaşka bir “yapı” da halihazırda geliyor.

Bitcoin

İlk adım bu dünyada değer saklama ve transfer edebilmeyi aracılardan kurtaran Bitcoin tarafından atıldı: Fiziksel dünya ile (sistemi yürütmek ve savunmak için enerji harcamak dışında) bağlantısı olmayan bir para. Bitcoin öyle hızlı gelişim sonucu ortaya çıkabilecek teknik aksaklıklar, yap-boz-çalıştır türü denemeleri kaldıracak seviyeyi çoktan geçti. Bu da onun teknolojik olarak yenilik yapabilme yetisini oldukça kısıtlıyor. Bitcoin, tamamen sanal dünyada işleyen, fiziki dünya ile tek ilişkisinin enerji harcayan madenciler olduğu bir sistemdir.

Ethereum

Ethereum, Bitcoin’in eksik kaldığı alanı doldurmaktadır. Özellikle son zamanlarda yeni girişimlerin altyapısı olmak konusunda neredeyse standart haline geldi. Felsefe olarak Bitcoin geliştiricilerinden oldukça farklı bir noktada olan Ethereum topluluğu, bir dijital varlık olmak yerine teknolojik gelişimi ön planda tutuyor. Onlar için yazılımda bozukluklar olabilir, bu normal karşılanmalı ve zamanla düzeltmeli. Önemli olan hızlı şekilde kullanıcıların teknolojik ihtiyaçlarını karşılamak. Ethereum, Bitcoin’in kullandığı PoW olarak adlandırılan mekanizmayı bir adım daha öteye götürüp uzun süredir üzerinde çalıştığı PoS mekanizmasına geçtiğinde enerji harcaması sona erecek. Yani Ethereum fiziki dünya ile bağlarını toptan kopararak neredeyse tamamen bağımsız bir sanal yapı haline gelecek.

Ve DeFi

DeFi hareketi ağırlıklı olarak ETH üzerine kurulmuştur. Bugün DeFi kullanarak kredi alabiliyor, mevduat yatırabiliyor, sigorta yaptırabiliyor, yatırımlarınızı bir varlık yöneticisine emanet edebiliyorsunuz. Üstelik bunları isterseniz kıymeti kendinden menkul kripto paralar (BTC, ETH gibi) ya da ABD Doları, TL gibi itibari paralara sabitlenmiş sabit/stabil paralar (Tether-USDT-, USDC, DAI, BiLira gibi) ile gerçekleştirebiliyorsunuz. Gerçek dünyada kurduğunuz kanuni yapıların (anonim şirket, kooperatif gibi) benzerlerini ama bu sefer arada sınırlar olmadan yüzlerce kişi ile birlikte kurabiliyorsunuz. Üstelik sudan ucuz bir fiyata. Bu yapıları nasıl yönetebileceğiniz konusunda alternatifler sınırsız. Aradaki anlaşmazlıkların nasıl çözüleceği konusunda “kod kanundur” düsturundan gelen Akıllı Kontratları kullanabileceğiniz gibi, arada uyuşmazlık olduğunda size arabulucu ya da mahkeme hizmeti veren (tamamen merkeziyetsiz) hizmetler bile mümkün bu yapılarda.

DeFi’da türev piyasaları nasıl oluyor?

Türev piyasalarının asıl çıkış amacı getirinin ikiz kardeşi olan riski yönetmektir. Türev piyasalar, herhangi bir varlığı belli bir fiyattan almak isteyen bir taraf ile aynı fiyattan satmak isteyen bir başka tarafı bahsedilen varlığın elde olmasına ihtiyaç duymadan bir araya getiriyor. Örneklerini ise aslında çoğumuz duymuşuzdur, vadeli işlemler olarak geçen futures, forwards, options, swaps gibi…

Neden merkezi olmayan DeFi türev piyasalarına ihtiyaç var?

En önemli nedenlerden biri sisteme giriş kolaylığı. Merkezi olarak türev ürünleri sunan piyasalara girmek için gerekli prosedür hem zahmetli hem de kimileri için (örneğin coğrafi kısıtlar, yeterince maddi servete sahip olmama gibi nedenlerle) imkansız. Eğer kripto paralar ile bir haşır neşirliğiniz var ise, örneğin ETH tutan bir cüzdana sahipseniz bu borsalarda işlem yapmaya başlamanız bırakın saatleri dakikalar içinde mümkün.

DeFi ürünleri kullanmanın bir başka avantajı daha önceleri de bahsettiğimiz kullanıcıya verilen güç. Özellikle herhangi bir türev pazarından aldığınız herhangi bir ürünü, bir başka DeFi platformu üzerinden satabiliyorsunuz. Ne de olsa kontratı yapan kişi olarak kontrat sizin. O kontrat Ethereum zinciri üzerine işleniyor ve anahtarı sizde. İşlem yapmak için daha kârlı bir platform bulduğunuz anda cüzdanınızı saniyeler içinde o platforma bağlayıp işlemi oradan gerçekleştirebilirsiniz.

Kim bu DeFi piyasa oyuncuları?

DeFi içinde türev piyasaları hızla büyüdüğünden bahsetmiştik. Oyuncular arasında en büyüğü Avustralya bazlı olan Synthetix adı gibi sentetik türev ürünleri sunuyor ve üzerine kilitli ETH miktarı olarak 800 milyon ABD Doları’na yaklaşmış durumda. Benzer şekilde sentetik ürünler sunan UMA ve kaldıraçlı işlem yapmaya olanak sağlayan dydx diğer ilgi çekici projeler bu alanda…

Peki riskler neler?

DeFi üzerindeki türev piyasaları da benzer şekilde oldukça riskli. Öncelikle üzerine kurulu oldukları varlıkların riskini taşıyorlar. Eğer kaldıraçlı işlem yapıyorsanız borçlandığınız orana göre çıpaladığınız varlıktaki değişim size 10 ile 100 kat daha fazla etki edebiliyor. Üstünde yazılı oldukları akıllı Kontratların kodlanmasında yaşanabilecek hatalar sorun yaratabiliyor.

Keza bu tip ürünleri kullanırken hep teminat vermek zorundasınız. Teminat DeFi piyasalarında genelde kripto para. Bu kripto paralardaki değer değişiminin teminatınızın azaltması riski var. Eğer istenen teminat oranlarının altında kalırsanız ceza ile birlikte likidite olur ve ciddi bir kayıba uğrarsınız. Öte yandan, özellikle türev piyasalarında rezerv para olarak kullanılan sabit (ya da stabil) paralar dediğimiz genelde ABD Dolarına bağlı olan kripto paralar (USDT, USDC gibi) aslında kendileri de bir nevi türev ürünler. Akıllı kontratlar ile yazılmış kod parçacıkları. Bu paraların karşılığı ABD Doları olarak gerçekten bankada tutuluyor mu bu da bir risk.

Unutmayın, risklerin yanında bu risklerden korunmak için önlemler de var:

Bir kere bu tür ürünleri kullandığınız durumda sistem karşı taraf riskini engellemek için mutlaka teminat yatırılmasını istiyor. Bu teminatlar DeFi ürünlerde normalin de üzerinde oldukça yüksek rakamlar. İkincisi bu kontratların çoğunluğu dış denetim (audit) geçiriyorlar. Tabii yine de bunlara güvenmezseniz (ki kimse “neden güvenmiyorsun?” diyemez) o zaman elinizde olmayan teknik risklerden sizi koruyacak sigorta yaptırmak da mümkün.

 

Yukarıdaki yazı Turan Sert’in 11 Haziran 2020, 20 Ağustos 2020 ve 1 Eylül 2020 tarihlerinde ilk olarak BTCHaber’de yayınlamış olduğu 3 adet yazının derlenmesi ile oluşturulmuştur. Söz konusu yazıların orjinal haline BTCHaber’den ve https://medium.com/turansert adresinden ulaşabilirsiniz.

Derleme: Edanur YAVUZ ve Yunus DURAL

Turan Sert
Twitter Adresi:
@Turan Sert

 

 

Cari Açık Borçlanma İlişkisi – Baki Demirel ve İlhan Döğüş

11 Temmuz 2021 in Genel

Baki Demirel: Öncelikle herkese merhaba. İlhan ile ve sizinle olmak büyük bir onur benim için. Tüm izleyenlere de sevgilerimi saygılarımı iletiyorum. Aslında yani ekonomi politik bağlamında İlhan’la büyük fikir ayrılıklarımız yok ya da neredeyse çok az. Burada ki konuşmanın, tartışmanın nedeni de ‘’eğer Türkiye rezerv para ülkesi olsaydı’’ böyle çok büyük bir tartışmaya gerek olmazdı ya da bu tartışmaya gerek olmayabilirdi. Burada ki sorun bence, kanaatimce Türkiye’nin rezerv para ülkesi olmamasından ileri geliyor. Dünyada tabi rezerv para sınırlı sayıda.

Burada benim temel şeyim şu; eğer sermaye hareketleri bu kadar kontrolsüz olmasaydı veya Türkiye 1989 yılındaki finansal liberalizasyona hızlı bir geçiş yapmasaydı –konvertibilite 1989’da geçildi ama 1991’de uygulanmaya başladı…1989’da konvertibiliye geçiş –bu hızlı geçiş hatta ondan öncesinde 1980 Kararları ve orada da aslında finansal liberalizasyona bir açık- 89’da bahsettiğim şey ödemeler dengesinin sermaye hesabının tamamen liberalize etmemiz… Ve hatta bence dünyada en fazla liberalize eden bir ülke haline geldik. Bundan dolayı ben daha fazla cari açık verdiğimizi düşünüyorum. Yani aslında borçlandığımız için cari açık mı veriyoruz tartışmasından/ görüşünden çok Türkiye ekonomisi sermaye yasağını için çok fazla liberalize ettiği için cari açık veriyor düşüncesine sahibim. Öte yandan anaakım, anaakım demeyelim de Neo-Klasik ve Monetarist düşüncelere karşıyım. Yani Türkiye’nin tasarruf açığı olduğu için cari açık veriyor görüşüne katılmıyorum. Tasarruf açığı bir sonuçtur. Neyin sonucudur? Aslında tasarruf açığın ve kamu… Nasıl diyelim kamu-tasarruf fazlası diyeceğim ama kamu tasarruf etmez! Kamu dengesi fazlasının diyelim. Ya da faiz dışı fazla da buna eklenebilir belki. Tasarruf açığı bunun sonucudur.

Tekrar edeyim biraz karmaşık oldu galiba. Eğer kamu kesimi fazla veriyorsa ve ekonomi cari açık veriyorsa o ekonomide tasarruf açığı veriyor diyebiliriz. Bu bakımdan da örneğin; cari açığı dengeleyecek bir şey veya daha doğrusu tasarruf açığı yaratmaması için cari açığı dengeleyecek şey kamu açıklarıdır. Kamu açığı ile burada biraz cari açığı dengelemiş-tasarruf açığını dengelemiş oluyoruz. Azaltmış ya da çoğaltmış olabiliyoruz -Kamu açığı ve cari açığa bağlı olarak. Yani neticede tasarruf açığı bir sonuçtur. Neden değildir. Şimdi esas meseleye geldiğimizde de yani Türkiye neden cari açık veriyor meselesine geldiğimizde elbette burada sorun çok karmaşık. Karmaşık olmasının nedeni de Türkiye’nin maalesef bu cari açığın yapısal bir sorun olması. Yani üretim kaynaklı bir sorun olmasından ileri geliyor. Türkiye’nin para ve yatırım malı bağımlısı olması aslında cari açığın da temel nedeni. Yani daha çok tüketen bir ekonomiden çok üretemeyen bir ekonomi olduğu için ve üretimini dışarıya bağımlı halde yaptığı için aslında bu kadar çok cari açık veriyor. Enerjisi bağımlısı olduğu için veya sermaye bağımlısı ülke olduğu için cari açık veriyor. Şimdi, peki bu sermaye hesabının liberalize edilmesi neden cari açığı arttırır dediğimizde karşımıza şöyle bir şey çıkıyor benim kanaatimce. Biliyorsunuz büyümenin koşulu parasal genişlemedir. Bu parasal genişlemenin nedeni de –parayı bankalar yaratır diyoruz- o zaman bir talep olması lazım yani kredi talebi olması lazım. Kredi talebi olması içinde yatırım talebi olması lazım. Peki, yatırım talebi olması için ne gerekiyor? O zamanda efektif talep gerekiyor değil mi? Yatırımları arttıracağız istihdamı arttıracağız ve sermaye stokunu arttıracağız ve ekonomiyi büyüteceğiz bir başka yolda aslında tabii teknolojik gelişme. Peki, efektif talebi nasıl arttıracağız? Gelir yaratmak lazım ya da ücret artışları ile olması lazım ya da kamu açıklarıyla bunu yaratmak lazım. Şimdi dolayısıyla bu efektif talebin varlığı yatırımları cazip hale getirecek. Yani yatırımlar dediğimiz şey faize değil bu efektif talebe duyarlıdır.

Şimdi sermaye hesabının liberalize edilmesinin şeyi ne? Evet, ekonomi daha fazla büyürken daha fazla yabancı sermayeye ve enerjiye ihtiyaç var. Ekonomi büyüdükçe sermaye mallarına ihtiyacı artıyor. Daha fazla buzdolabı üretmek için daha fazla otomobil üretmek için daha fazla peynir üretmek için, ekmek üretmek için… Dolayısı ile bunları üretmek için yabancı sermayeye ve enerjiye ihtiyaç var. Bunları satın alabilme için de dövize ihtiyacı var. Bu malları TL ile satın alamıyorsunuz. Sermeye hesabının liberalizasyonu bunları yapabilme kolaylığı sağlamıştır ve dolayısı ile aslında daha fazla yabancı sermayenin gelmesi, Türk Lirasının değer kazanmasına yol açmıştır, Türk Lirasının değer kazanması enflasyonun düşmesine yol açmıştır dolayısıyla da faizlerin inmesine yol açmıştır. Bu da aslında tüketime yönelik kredi talebi içinde bir şey oluşturmuştur… Yani gelir yaratamıyoruz ama kredi teşviki ile aslında biz bu efektif talebi yaratmış oluyoruz ve bunun da nedeni kontrolsüz sermaye hareketleri. Ben burada sözümü noktalayayım.

Cüneyt Akman: Baki hocam şunu söyledi; Türkiye çok erken ve çok radikal bir şekilde (benim yorumuma göre) sermaye rejiminde, dış ticaret rejiminde liberalizasyona gitti bunun sonucu çok kolay borçlanabilmek oldu… Neticede de böylece cari açık verebilir haline gelindi, asıl problem budur dedi. (Baki Demirel yorumu onayladı). İlhan hocam sizde diyorsunuz ki; Türkiye, cari açık veriyor ve bu nedenle borçlanıyor. Böylece sebep ve netice ilişkisi biraz ters iki tane tezle karşı karşıya kalıyoruz. Anaakımın temel yorumu olan ‘’tasarruf eksikliği olan ülke cari açık verir tezine’’ de değinirsiniz belki… Sözü size devredeyim.

İlhan Döğüş: Teşekkür ederim öncelikle. Herkese merhaba. Şimdi Baki’nin iddiasını temellendirmek ve aradaki mekanizmayı açıklamak babında şu söylenebilir; dediği gibi, o söylediği daha ikna edici bir iddia. Türkiye’ye yabancı sermaye geldikçe döviz ucuzlayacağı için ithal edilen ürünler daha da ucuzlayacağı için bu ithalatı daha hızlı attırabilir. Evet, ama Türkiye liberalizasyonu sermaye hareketleri açıklığı 1980 sonrası yaptı ama 1990’larda ciddi bir cari açık sorunu yoktu. Cari açık sorunumuz Türkiye ekonomisinin 2000’ler sonrası oluşan bir süreç. Daha öncesinde cari açık bu düzeyde yüksek değil.

İkincisi sermaye hareketlerinin bağımsızlığı vs. veya daha çok Baki bunu Korkut Borotav’ın Marksist perspektiften söylediği şekilde ‘’ülkeler arası iş bölümü’’ üzerinden akıl yürütmeyle temellendiriyor. Ama şu var; İngiltere’de cari açık veriyor ve İngiltere’nin yabancı borcu çok yüksek. İngiltere’nin dış borcunun GSMH’ye oranı %345. Cari açıkta yüksek… İngiltere de mi uluslararası sermayenin bu tür operasyonlarına mı maruz? Benim söylediğim iddiaya karşı şu söylenebilir mesela; Almanya’nın da dış borcu var ama Almanya cari fazla veriyor. O zaman niye bu iddia Almanya’da geçerli değil? Bunu berraklaştırmak için önce hangi mekanizma ile cari açık nedeniyle dış borçlanıyoruz onu söyleyeyim. Birincisi bütün üretim süreci kredinin banka tarafından verilmesi ile başlıyor. Sonra o kredinin verilmesi ile yaratılan mevduat kişi bir ithal ürün satın aldığında –Türkiye’de bunun %80’i ara malı ve hammadde %20’si tüketim malı dolayısı ile cari açıkta tüketim söylendiği gibi yüksek bir paya sahip değil… Banka bunu karşı tarafta ki ülkede ki satan kişiye ödemek için ona denk düşen bir döviz bulması lazım. Muhabir banka hesabına yatırıp onu karşılıyor… Bu ülkede ki gelen toplam dövizler ana kalemi de ihracat. Türkiye ihracatının çok üzerinde ithalat ettiği içinde dövize ihtiyacı ortaya çıkıyor. Birincisi bu. Yani sizin o ihracatınızı aşan ithalat ödemenizi gerçekleştirmeniz için döviz borcu bulmanız lazım. O yüzden sendikasyon kredileri alınıyor Türk bankaları tarafından. Özellikle cari açığın arttığı dönemler…  Anaakımcıların söylediği gibi; ‘’mevduatın üzerinde çıkan bir kredi oran/miktarı vermek için değil’’.

İkinci mekanizma şu; banka kredi verdikten sonra ilk mevduat oluşumunda kredi-mevduat oranı 1 (ikisi eşit düzeyde). Eğer mevduat başka bir finansal ürüne dönüşürse –tahvil, hisse –  veya başka bir ülkeye giderse cari açık dolayısıyla, ithalat dolayısıyla veya bütçe fazlası dolayısıyla devlet tarafından alınırsa o zaman kredi mevduat oranı 1’in üzerine çıkıyor. Bu durumda banka bu likidite açığını dört yoldan kapatabilir; birincisi gidip Merkez Bankasından rezerv para almak (bunu şu an Türkiye’de ki faizi %19 civarında), ikincisi Bankalararası Piyasadan borçlanmak, o da Merkez Bankasının faizinin üzerinde bir faiz –çok sıkışılmadıkça tercih edilmiyor-  ki Merkez Bankası rezerv para ihtiyacını karşılamazsa gidilecek seçenekler,  üçüncüsü ellerindeki tahvilleri satıp likiditeye çevirmek, dördüncüsü mevduat faizlerini arttırmak ve mevduatları geri çağırmak. Eğer yurt dışında faiz oranları Türkiye’nin çok çok altındaysa siz %19 borçlanacaksınız, Amerika’da %2 borçlanacaksınız. Dövizin de artacağına dair artacağı beklentiniz yoksa bu likidite açığını yurt dışından borçlanarak kapatırsınız. Dolayısı ile süreç önce kredi vermek ve onla yaratılan mevduat süreci ile başlıyor. Bunun ihracat mı olacağı, ithalat mı olacağı, üretim mi olacağı, tüketim mi olacağı, neyi finanse edeceği, hangi finansal ürüne geçeceği sonraki süreçler. Ondan sonra bankaların likidite arayışları ortaya çıkıyor. Şimdi Almanya’nın dış borcu daha çok tahvil  -yani Almanya’nın ihraç ettiği tahvilleri satın alan yabancılar. Alman özel sektörü hanehalkının ithalat harcamalarından dolayı bir borçlanma söz konusu değil. O yüzden Almaya burada benim iddiamı tersleyen bir konumda değil tam. Şimdi İspanya için bir çalışma buldum. Benim iddiamla paralel bir çalışma –benim tek bulduğum o-  2019’da yayınlanmış çalışma var. Febrero Álvarez, Uxó[1] tamda bunu söylüyorlar. İspanya’da bankanın kredi vermesi ve sonra hanehalkının, özel sektörün ithalat talebi sonrasında oluşan cari açık ilişkisi yönünde. Baki’nin söylediği ile bağlantılı olarak brüt sermaye akımları daha sonra geliyor. Mekanizmayı önce krediden başlatırsak berraklaşıyor. Şöyle; sizin önce kredi verip onla yatırım yaratıp, gelir yaratıp ve buna dayanan finansal ürünler oluşturmanız lazım ki size yabancı sermaye gelsin. Portföy yatırımları; gelecek hisse senedi alacak, tahvil alacak… Tamam, yabancı sermaye gelirse döviz ucuzlar, döviz ucuzlarsa cari açık artar mantıklı ama sizin önce bir şey üretmeniz ve bu üretilmiş olan değere dayalı bir onun bir türevi olan finansal ürün üretmiş olmanız lazım ki bu portföy akımları, sıcak para gelsin tahvil ya da hisse neyse alsın. O yüzden ekonomik sürecin başlangıcını kredi mevduat ve onun yarattığı likidite arayışları çerçevesinde değerlendirmek lazım.

Cüneyt Akman: Mesela siz olsanız bu durumda Baki Hocaya ne soru sorarsınız.

İlhan Döğüş: Şunu sorabilir belki;  cari açık içerisinde sermaye hesabının katkı payı nedir? Yani ne kadarı cari açığın sermaye hareketlerinden dolayı tetikleniyor ve ne kadarı ithalattan? Gibi…

Cüneyt Akman: Türkiye’de eskiden beri kredi mevduatı yaratır hatta dünyada da 200 yıldan beri 300 yıldan beri bu böyle olur diyoruz. Nasıl olurda Türkiye yeniden cari açık vermeye bu çapta imkân bulabiliyor. Biraz size pas vermiş olayım. Gollük bir pas belki ama İlhan hoca o golü kurtarır bence.

Baki Demirel: Aslında tabii İlhan’ın sorusu ile paralel şöyle bir düşüncem var: Doğru, önce kredi yaratmak lazım ve daha sonra tabii bu kredi yaratmak aynı zamanda yatırım ve gelir yaratmak ve bu tabii ithalatı arttıracak bir şey gibi görünüyor. E ama bu ithalatın karşılığında döviz bulmak lazım. Yani eğer biz bunu kendi para birimimizle yapmış olsaydık sermaye hesabının liberalize olması bu bağlamda çok önemli olmayabilirdi. Fakat biz bu ithalatı yapabilmek için bize döviz geleceğinin biliyor olmamız lazım. Her ne kadar, evet, yerli para ile kredi yaratıyoruz ve bu dolayısı ile evet yatırımları arttırıyor, üretimi arttırıyor ama dolayısıyla da tüketimi arttırıyor.  Sermaye malı ithalatını arttırıyor aynı zamanda tüketim malı ithalatını arttırıyor -özellikle yüksek teknolojili yoğun mal. Ben İlhan’ın sorusuna tabii Türkiye’nin ithalatının %80’i ara ve sermaye malı, %20’si belki tüketim malı… Dolayısıyla esas şey ‘cari açığın esas nedeni ara ve sermaye malı ithalatı’. Ama söylemek istediğim şey şu; eğer biz bu sermaye hesabını liberalize etmemiş olsaydık –çünkü- bu ithalatı yapabilecek finansmanı nasıl bulacaktık. Yani anlatabiliyor muyum? Biz kendi paramız ile mal alıp-satamadığımız için bizim bu malı alabilmemiz için öncesinde bu paranın var olması lazım. Daha doğrusu bu paranın var olabileceğini bilmemiz lazım. Biz küresel finansal sermayeye entegreyiz dolayısıyla da bize aslında bir kredi hesabı sağlayabiliriz –dışarı ile bu şeyin karşılığında yaptığımız şeyin karşılığında… Çünkü biz ithalat yaparken TL ile yapmıyoruz. Döviz satın almamız lazım. Fakat eğer bu tabi sermaye hareketinin gelişi de iki biçimde –biliyorsunuz–  kısa vadeli sermaye hareketleri ve uzun vadeli sermaye hareketleri. Aslında yatırım yapmaya gelenler. Bu yatırım yapmaya gelenler niye gelecek? Türkiye’de istikrarlı bir efektif talep varsa doğrudan yatırım yapmaya gelir. Türkiye ekonomisi istikrarlı büyüyorsa doğrudan yatırım yapmaya gelirler. Güçlü ekonomiye gelir, ekonomi güçlensin diye yatırım yapmaya gelmezler. Ama sıcak para öyle değil. Siz o tarafı liberalize edersiniz en ufak bir faiz farkında carry trade dediğimiz paralar gelir veya ekonomiyi çok riskli hale getirmediğiniz sürece… Burada aslında ülke parasını aşırı değerlendirerek sizin için ithalatı cazip hale getirebilir. Saygılar…

Cüneyt Akman: Teşekkür ederim. Şimdi İlhan Hocam, Baki Hocam dedi ki; biz parayı bulacağımızı güvenmesek öyle cari açık vermek kolay mı? Benim anladığım o. Sizin dediğiniz gibi cari açık verelim, nasılsa sonradan borçlanırız ya da işte o sebepten borçlanıyoruz. Olur mu böyle? Sonra yaya kalıyoruz. Hâlbuki biz biliyoruz ki böyle sermaye akımları mevcut, borçlanabilme imkânlarımız var o zaman ne ala bunu açık verebiliyoruz dedi? Şimdi siz buna karşılık ne diyeceksiniz? Krediyi bankalar yaratıyor. Ama eskiden de krediyi bankalar yaratırdı ama bu kadar cari açık falan vermezdik. Orada bir boşluk yok mu sizce?

İlhan Döğüş: Birincisi döviz karşılığını bulmanız için paranızın konvertibil olması lazım. Bunun içinde arkasında devlet olması lazım. Yani zaten bu yabancı borçlarda da yanlış bilmiyorsam devlet garantisi var değil mi temel olarak?

Cüneyt Akman: Hepsinde yok, özel sektörün borçlarının büyük bir bölümünde yok.

İlhan Döğüş: Şimdi, en azından para biriminizin uluslararası ticarette rezerv para olmasa bile kabul görüyor olması lazım. İthalat yapmanız için döviz ihtiyacınız var elbet ama bu sizin ithal döviz bulmadığınız zaman ithalat yapmayacağınız anlamına gelmiyor. Yani sonuçta siz..Şöyle düşünün; Bir adaya gittik yerleştik. Hiçbir şey yok. Sıfırdan başlıyoruz. Borç bulmaya kalktığımızda başka bir adadan ‘neyin karşılığında’. Dolayısı ile sizin öncesinde onu back-up yapan, arkasında duran-sahip çıkan bir reel değerinizin olması lazım. Bu da zaten uluslararası kur piyasasında sizin para biriminiz ile ölçülebilen bir şey. Şimdi dolayısıyla ‘döviz geleceğini biliyor olmamız lazım’ demek benim söylediğime çok itiraz gibi gelmiyor bana. Yani neden döviz geliyor olacağını bilmemiz bizi cari açığın ilişki yönünün; cari açıktan borçlanmaya doğru olduğunu itiraz olsun da tersine destek olsun. Ben o ara mekanizmayı çok kavrayamadım.

Cüneyt Akman: Çünkü şu sebepten benim anladığım kadarıyla; cari açığı finanse edemezsiniz veremezsiniz. Yani Türkiye geçmişte 70 cente muhtaç kaldı. Cari açıkta veremedi.

Baki Demirel: Ödemeler dengesi krizi niye çıkar? Bir daha ithalat yapamayacak dövizi bulamadığınızda çıkar. Yani ne borçlanarak bulabilirsiniz ki zaten ihracatınız veya turizm geliriniz –döviz kazandırıcı işlemleriniz- bu sizin borçlarınızı çevirmeye yetmeyecektir. İlave ithalat yapabilecek dövizi de bulamıyorsunuz çünkü kimse size borç vermeye yanaşmıyor. O noktada ödemeler dengesi krizi ile karşılaşırsınız. İşte orada cari açığımız bizim sürekli düşüyor yani yabancı sermaye gelmemeye başladığında veya orada bir kısıtlama olduğunda cari açığımız düşüyor. Hatta ödemeler dengesi krizlerinde ve döviz krizlerinden sonra biz cari fazla vermeye başlıyoruz.

İlhan Döğüş: Tamam, o zaman şöyle mi diyoruz; Bize önce yabancı…Borç buluyoruz biz. O yabancının getirdiği dövizi …–Baki Demirel araya girer;

Borç bulacağımızı biliyoruz biz. Beklentimiz var burada. Ama sonra yok. Çünkü… Ve olmadığı zaman kriz çıkıyor… – İlhan Döğüş araya girer;

Tamam, ama şöyle, şunu mu söylüyoruz; yabancı geldi bize borç verdi. Biz o parayla gidip ithalatımızı finanse ediyoruz –Baki Demirel: Hayır, hayır- bu anlamı çıkarıyorum ben. Peki.

Baki Demirel: Biz tabii,  önce bu borç ilişkisini yaratmalıyız. Seninle aynı fikirdeyim yani önce bir talep yaratmalıyız ve bu yurt içinden kaynaklı yani reel üretim ya da tüketime bağlı. Tamam, ama şimdi bir noktaya kadar götürürseniz bu sermaye hareketlerini özellikle sıcak para; borçlanırsın, borçlanırsın, borçlanırsın ve sonra o borcu çeviremeyecek noktaya gelirsin. Ben şunu iddia etmiyorum; ‘‘yani biz cari açık verince yabancı para bulmak zorunda değiliz’ bunu ifade etmiyorum. Ama sıcak paraya bu kadar bağımlı olmamız, sıcak para hareketlerine bu kadar bağımlı olmamız bizi riskli hale getiriyor aynı zamanda bizim daha fazla tüketim yapmamıza teşvik ediyor. Para bulduğunuz için değil ama o faiz farklarından dolayı gelen sıcak para bizim paramızın değerini olduğundan daha yüksek hale getirdiği için –olması gerekenden daha yüksek hale getirdiği için- aslında ithalatı da cezbediyor. Bizi daha fazla borçlanmaya özendiriyor. Daha fazla yani… Sermaye hareketlerini bu kadar liberalize etmesek biz belki bu kadar yüksek bir tüketim toplumu olmazdık –özellikle 2000’li yıllardan sonra– veya inşaata dayalı büyüme modelini bu kadar kolay harekete geçiremezdik.

Cüneyt Akman: İlhan Hocam, sizin pozisyonunuz bu durumda nedir? Tam olarak anaakımcılardan –neoklasiklerden nasıl farklılaşıyorsunuz cari açık konusunda? Baki Hocadan da şu anda bir farkınız var mı –en son ki durumda?

İlhan Döğüş: Şimdi, Anaakımcılar yatırımlar tasarrufla finanse edilir dediği için bizim içerdeki tasarruflarımız yetmediği için dışarıdan borçlanıyoruz diyorlar –ki öyle değil. Çünkü önce yatırım sonra tasarruf oluşur. İthalattan düşük kalırsa bu tasarruflar dışa gider ve içerisi tasarruf açığı verir. Birincisi o. İkincisi, zaten tüketim -dediğim gibi ithalatın %20’si- çok büyük bir katkısı yok daha çok sermaye ve ara malı özellikle. Baki’nin söylediğine itirazım şu: Ödemeler dengesi krizi ya da herhangi bir borç krizi sizin o borcu ödeyememeniz dolayısı ile borcun birikim oranı ile artış oranının sizin gelirlerinizin artış oranı altında kalması ile ilgili (Baki Demirel ekledi: Çok doğru), stabilite dengesini kaybetmesi ile ilgili.

Cüneyt Akman ekledi: üstünde olması ile ilgili.

İlhan Döğüş: Evet, yani daha çok borç biriktirmeniz daha hızlı artmış. Ama şimdi şu var; dediğim gibi İngiltere dış borcun GSMH’ye oranı %345. İngiltere, Türkiye gibi mi de bu kadar dış borç veriyor ve cari açığı… Baki Demirel araya girdi: Ama İlhan İngiltere için Pound bir rezerv para unutmayalım. Yani borçlarını ödeyememe sorunu olmayabilir İngiltere’nin…

İlhan Döğüş: Şimdi, en başta Türkiye rezerv para olsaydı dedin. Bende diyorum ki… Baki Demirel araya girdi: Türkiye rezerv para olsaydı bunu konuşmazdık zaten. Bu tartışmayı yapmazdık. Sorunda o. Pound rezerv para ve İngiltere’nin borç ödeyememe sorunu olmaz ama Türkiye için olur o yüzden ödemeler dengesi krizi ile karşılaştık. Mesela İngiltere’de ödemeler dengesi krizi ne zaman ortaya çıktı.  ERM2… Niye poundu marka bağladılar çünkü. Orada çok sert bir sermaye çıkışı ve bir kur şoku ile karşılaştılar. Sonradan zaten çekip gittiler yani Avrupa Para Mekanizmasından hatta daha sonrasında Brexit ile birlikte tamamen ayrıldılar.

Cüneyt Akman: Evet, İlhan Hocam…

İlhan Döğüş: Cari açığın finansmanı sorunu… Cari açık verilmiş ise o finanse edilmiştir. Sorun o biriktirilen borcun içerde üretilen değerin/gelirin üstünde olması. Dolayısıyla biz cari açığın finansmanı yapamayacağız o yüzden ithalat/döviz bulamayacağız diye bir şey değil. Ödemeler dengesi krizi başka bir şey bence. Sermaye hareketlerine açık olmak, başka ülkeler sermaye hareketlerine açık ama bu sorunu yaşamıyorlar, başka ülkeler cari açık veriyor ama sermaye hareketi sorunu yok dolayısı ile Türkiye özelinde biz, hem bankalar aracılığıyla hem ithalatın finansmanı açısından bence biz yabancı borç bulmak zorunda kalıyoruz. Kapalı bir ekonomi olsaydık büyümek için dış borcu bulmak zorunda değiliz çünkü içerde bankalar zaten bunu veriyor. –Baki Demirel Ekledi: Buna katılıyorum, doğru. Zaten kabul ettiğimiz bir şey.

Cüneyt Akman: İşin bu tarafında bir uzlaşma oldu ve tasarruf açığımızdan dolayı cari açık verdiğimize de genel bir itirazla mutabakat oldu konuşmacılar arasında.

Baki Demirel: Bir şey ekleyebilir miyim Cüneyt hocam son olarak. Burada İlhan’la bir şeyimiz yok; cari açığın oluşma biçimi gibi bir fikir ayrılığımız yok. Burada İlhan’la temel fikir ayrılığımız şu; sermaye hareketlerinin kontrolü sınırlı mı olsun yoksa şey mi olsun sermaye hareketleri kontrol edilsin mi –özellikle kısa vadeli sermaye hareketleri kontrol edilsin mi edilmesin mi? Aslında tartışmanın… Bence kısa vadeli sermaye hareketleri bizi daha fazla cari açık vermeye itiyor dolayısıyla bu kısa vadeli sermaye hareketleri kontrol edilmelidir diyorum ama İlhan buna karşı çıkıyor…

Cüneyt Akman:  Öyle mi? İlhan Bey karşı çıkıyor musunuz? Kısa vadeli sermaye hareketlerini kontrol etmek doğru değil diye mi düşünüyorsunuz?

İlhan Döğüş: Özellikle siyasal açıdan Türkiye gibi bir batı ile entegrasyonunu koparınca başka siyasal sorunlar yaşayan bir ülke için sermaye hareketlerine pek sıcak bakmıyorum… Özellikle politikada…

Cüneyt Akman: Yani sermaye hareketleri serbest olması daha doğrudur diyorsunuz. Baki hocam da sermaye hareketlerinden dolayı borçlanıyoruz ve cari açık veriyoruz diyor. Zaten söylediği ana tezi de buydu. Dolayısıyla bazı konularda aynı teorik çerçeveyi paylaşıyorsunuz ama çok önemli bir sebep-sonuç ilişkisi aynı zamanda da politik çözüm önerisi farklılığınız var. Zaten bu tartışmayı da çözüm önerisi bazında yapıyoruz. O bakımdan mesele kendini açığa çıkardı…

[1]İlhan Döğüş ’ün ‘2019 yılında yayınlanan Febrero,  Álvarez ve Uxó tarafından İspanya için’’ dediği çalışma; ‘’Ignacio ÁlvarezJorge Uxó and Eladio Febrero, ‘Internal devaluation in a wage-led economy: the case of Spain’ Cambridge Journal of Economics, 2019, vol. 43, issue 2, 335-360’’ olabilir.

 

Deşifrasyon: Nurdan YİĞEN

İzmir Demokrasi Üniversitesi / Yüksek Lisans

 

Programın tamamını izlemek için:

https://www.youtube.com/watch?v=xesXH50z7nI

 

 

 

 

Serbest Kürsü – Yemeksepeti vs. Ankara Büyükşehir Belediyesi

13 Haziran 2021 in Ekonomi, Genel, Reel Sektör

Ankara Büyükşehir Belediyesinin uygulamaya koymuş olduğu “Lezzet Ankara” projesi sosyal medyada farklı görüşlere sahip kimselerce farklı açılardan ele alınıp tartışılmıştır. Söz konusu uygulamaya getirilen en büyük eleştiri uygulamanın haksız rekabete yol açarak serbest piyasanın dinamiklerine aykırı olduğu görüşüdür. Bu görüşe cevaben en yaygın argüman ise Yemeksepeti’nin yüksek komisyonlara sahip olması, sektörde en büyük firma olması ve pandemi koşullarında serbest piyasa kurallarının esnetilmesi gerektiği görüşüdür. Bu yazıda kendi gözlemlerimi, sektörün potansiyeli, temel gıda sektöründe gerçekleşen rekabet ve kamunun üstlendiği işlev olmak üzere üç farklı noktada yansıtmak istiyorum.

Birinci nokta, Yemeksepetinde yer almayan restoranların Belediyenin “Lezzet Ankara” uygulamasına dahil olup olmayacağıdır. Birçok restoran, Yemeksepetindeki komisyonlar nedeniyle, sisteme dahil olmayarak geleneksel usul telefonla sipariş yöntemini tercih etmektedir. Belediyenin uygulaması aracılığıyla “hızlı sipariş” diyebileceğimiz veritabanına bu restoranların dahil olması yemeksepetini etkilemeyecek ve müşteri lehine bir durum olacağa benziyor. Ankara genelinde kaç adet restoran olduğu ve kaçının Yemeksepeti sistemine dahil olmayıp Belediyenin uygulaması “Lezzet Ankara ”ya dahil olacağı tartışmanın önemli belirleyicilerinden olacaktır.

Türkiye genelinde 2008 yılında 35 bin civarında olan restoran sayısı (lokanta, otel lokantası, fast-food restoranı, eve servis restoranı), 2018 yılına gelindiğinde 150 bini geçmiştir. Yemeksepeti’ne kayıtlı restoran sayısı yaklaşık 34 bin bandındadır. Bu oran ev dışı yemek sektörünün %20’si civarında bir orana karşılık gelmektedir. Ankara özelinde bakıldığında ise ev dışı yemek sektörünün cirosunun %12’si Ankara’da gerçekleşmektedir. Konuyla alakalı uzmanlar ABD ve AB ülkelerindeki nüfus ve harcama oranlarına bakıldığında Türkiye’deki ev dışı yemek, hazır yemek sektörünün senede ortalama %20-25 oranında büyüyebileceğini belirtmişlerdir. 2008 yılına göre 10 yılda 4 kat büyüyebilen (Senelik büyüme oranı %18-20 bandında), senede ortalama %20-25 büyüme potansiyeli olduğu belirtilen bir sektörde 2020 yılında zorlu pandemi koşulları sebebiyle %40-45 bandında daralma yaşanmıştır. Sektörde çalışan 2 milyon insan işsizlikle ve zorlu pandemi koşulları ile baş başa kalmıştır. Sektörde çalışanların aileleri göz önünde bulundurulduğunda bu rakamın 7 milyon kişiye, bu sektöre girdi sağlayan sektörleri hesaba kattığımızda ise 20 milyon kişiye ulaşabileceği hesaplanmaktadır.

Ankara özelindeki sektörün oranı, tüm sektörün büyüme potansiyeli ve pandemi koşulları sebebiyle yaşanan daralma göz önünde bulundurulduğunda Büyükşehir Belediyesinin çıkardığı uygulamanın Yemeksepetine alternatif olmasının çok uzak olduğunu düşünüyorum. Pandemi koşullarının zararlarının telafi edilmesinin 3-4 yıl kadar süreceği varsayılırsa, bu süre boyunca Ankara özelinde her iki uygulama için de yeterli büyüme alanı olacağını düşünüyorum. Sonraki yıllarda ise Belediyenin çıkarmış olduğu uygulamanın sürüp sürmeyeceği ile ilgili herhangi bir bilgi yok.

Grafik: Yemek Sektörünün İllere Göre Dağılımı


Kaynak: Tavak Vakfı, Gastronomi Ekonomisi 2021

İkinci nokta, halihazırda birçok restoran, telefonla sipariş fiyatı ile Yemeksepeti fiyatını farklı yapabiliyor. Bu fiyat farkı Yemeksepetinin aldığı komisyonun menü fiyatına eklenmesi şeklinde gerçekleşiyor. Belediyenin uygulaması aracılığıyla telefonla sipariş fiyatı ve uygulama sipariş fiyatının eşitlenmesi ya da yakınlaşması doğrudan müşteri lehine bir kazanç olacakken Yemeksepeti aleyhine kazanç kaybı olacaktır. Yemeksepeti burada oluşan kazanç kaybını, farklı kampanya, promosyon, anlaşma ya da hizmetler ile telafi etmeye çalışacaktır. Belediye burada rekabete katılarak açıkça serbest piyasada düzenleyici bir görev üstleniyor. 2020 yılında %40-45 oranında daralma yaşamış bir sektörde serbest piyasayı komisyon indirimine gitmeye ya da farklı hizmetler sunmaya zorluyor. Buradaki önemli nokta, bu görevin kamuya düşüp düşmediğidir. Örneğin, “Getir” gibi bir firmanın bu sektöre girerek aynı zorlamayı yapması istenebilir. Zaten Yemeksepeti gibi bir uygulama için düzenleyici işlevi ancak ya Getir gibi büyük bir platform ya da kamu yapabilir. Son zamanlarda özellikle İstanbul’da hızlı sipariş işini yapmak isteyen birçok firmanın ortaya çıktığı ancak Getir dışında bu firmaların pek de tutunamadığı görülmektedir. Çünkü Yemeksepeti 2001 yılından bu yana bu işi yaparak oturmuş bir müşteri ezberi, davranışı geliştirmiştir. Durum restoranlar açısından da benzerdir.

Değişimin kolay olmayacağı belli olan bir sektörde Getir ya da kamunun bu işi yapıp yapmayacağı beklenirken ilk hamle kamu tarafından gelmiştir. Burada konunun odak noktası, kamu ve özel sektör rekabetinin, temel gıda ve hizmet sektöründe yaşanıyor olmasıdır. Rekabet eğlence, alışveriş, moda gibi farklı sektörlerde yaşansaydı tartışmanın zemini çok daha farklı olacaktı. Dolayısıyla tartışma aslında belediyenin halk ekmek üretip üretmemesi, beltur gibi kafe işletmeciliği yapıp yapmaması gibi bir zeminde yaşanıyor.

Halkekmek örneğini bu uygulama için düşünecek olursak önemli olan bir diğer noktanın belediyenin sunacağı uygulamada her türlü yiyecek, içecek ve hizmeti sunup sunmayacağı olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin orta-üst ya da lüks sayılabilecek menü ve yemek çeşitlerinin sunulması yine tartışmanın zeminini farklı noktaya taşıyacaktır. Bu segmentteki menü ve yemeklerde daha fazla kâr marjı olduğu düşünüldüğünde bu restoranların gelir kayıplarını daha hızlı telafi edebileceği düşünülebilir. Dolayısıyla burada tartışılan husus, söz konusu uygulamanın ihtiyaç duyan esnaf ya da müşterilere destek sunmaktan ziyade doğrudan yemeksepetinin alternatif uygulamasına doğru gidip gitmeyeceği olacaktır.

Üçüncü ve son nokta ise, kamunun burada üstlendiği işlev üzerinedir. Kamu hizmeti burada doğrudan restoran açmak, içecek üretmek şeklinde gerçekleşmiyor. Özel sektörün yani restoranların sunmuş olduğu hizmetin tüketicilere daha etkin ulaşabilmesi adına piyasa yapıcı bir rol üstleniyor. Piyasa yapıcılıkta kamu hizmetinin sunulması sektörün hizmet kalitesini arttırıcı işlev görebilir. Son zamanlarda çok sık tartışılan ve haberlere yansıyan kuryelerin sipariş esnasında kaza yapmaları, hayatını kaybetmeleri ve gün geçtikçe bu sayının artıyor oluşu durumu belki kamu hizmeti sunulması ile daha ciddi tartışılır ve piyasa aktörlerince ve karar alıcılar nezdinde gerekli önlemler alınmasına neden olabilir.  Piyasa yapıcı rolün, özel sektörün mü yoksa kamunun mu üstlenmesi gerektiği tartışıldığında ise karşımıza başta kamu bankaları olmak üzere birçok düşündürücü örnek çıkacaktır. Bu örneklerin etkilediği alanlar dikkate alındığında ise tartışma konusu, kamu bankalarının spor kulübüne sahip olup olmaması gerektiğine ya da kamu bankalarının özel spor kulüplerine vermiş olduğu uygun (çoğu zaman verimsiz sayılabilir) destek kredilerine kadar gidebilir. Bir spor kulübünün kamu bankaları gibi büyük firmalar sahipliğinde olmasının sunduğu avantajlar ile özel spor kulüplere sağlanan uygun kredi imkanlarından hangisinin ötekine daha ağır bastığının ölçülmesi tartışmayı çözebilecektir ancak bu ölçüm şüphesiz ki karmaşıktır.

İlk başta pandemi koşullarının zararlarının telafi edilmesi sonrasında hızlı sipariş veritabanının büyümesi, kamunun özel sektör ile tüketicileri buluştururken iyi bir piyasa yapıcı olabilmesi ve kamunun rekabet içerisinde özel sektörü farklı promosyon, kampanya ve hizmetlere zorlaması açısından söz konusu girişimin bir süreliğine faydalı olacağını düşünüyorum. Ancak, uygulamanın sınırlarının doğrudan yemeksepetine alternatif olarak çizilmemesinin de doğru olacağına inanıyorum.

Demir-Çelik gibi Hammade Fiyatlarındaki Yükseliş ve Büyüme

20 Mayıs 2021 in Genel, Sektör Analizi

Türkiye’de harcama kalemlerine göre büyümenin bileşenlerine baktığımızda en önemli kalem, aşağıdaki grafikte görülebileceği gibi özel tüketim olmaktadır.

 

Özel tüketim içerisinde de konut satışlarının önemi büyüktür. Aşağıdaki grafikte özel tüketimin alt kalemleri ile kredi türleri arasındaki korelasyonlar yer almaktadır. Buna göre özel talep ve konut kredileri  arasındaki ilişki diğer korelasyonlardan daha baskın çıkmıştır.

 

Konut sektörünün en önemli girdilerinden birisi ise demir-çeliktir. Demir çelik fiyatları Ağustos 2019’dan bu yana en yüksek seviyelerdedir. Korona sonrası toparlanma döneminde ülkelerin çeşitli ham maddeleri ihraç etmede isteksiz kaldığı görülmektedir. Çin, demir çelik ve yapı malzemeleri ile alakalı 141 ürüne vermiş olduğu ihracat desteğini durdurmuştur. Türkiye’de ihracatçı yapı malzemeleri üreticileri için bu haber olumlu olarak okunabilir. Aşağıdaki grafikte Nisan ayı için ülkelere ve geçen seneye göre yapı malzemeleri ihracatı miktarları bulunmaktadır.

 

Grafikten görülebileceği gibi geçen yıl Nisan ayında 490 milyon USD seviyelerinde olan yapı malzemeleri ihracatı bu sene 1.143 milyon seviyelerine kadar gelmiştir. Sektörün güçlenmesi Kenya gibi Afrika ülkelerindeki yatırımları da teşvik etmiştir.

Ancak yurtiçine üretim yapanlar için olumsuzluklar mevcuttur. Güncel inşaat ruhsat endeksi rakamları geçen senenin %10’u seviyelerindedir. Geçen seneye göre aynı sınıf aynı miktarda 170 TL seviyelerindeki beton fiyatları 300 TL seviyelerine ve aynı sınıf aynı miktarda 3800 TL olan demir fiyatları 7600 TL seviyelerindedir. Şüphesiz girdi maliyetlerindeki artış konut fiyatlarına yansıyacaktır. Son olarak, konut talebi için en önemli değişkenden olan konut kredisi faizleri %10.50-11 seviyelerinden %18 seviyelerine çıkmıştır. Bu da yurtiçine üretim yapan inşaat sektörü ve sonrasında bağlantılı olarak büyüme için olumsuz bir öncü sinyal olmaktadır.

Araç çubuğuna atla